1. Malfoy Düğünü

31 Nisan 1977

Yirmi iki yaşındaki genç kadın, yağmurla ıslanmış arnavut kaldırımında yürüyordu. Başını öne eğmişti, sapsarı saçları yüzüne düşüyordu. Topuk seslerini duyan çocuklar daha önce görmedikleri bu kadına baktılar.
Bu yağmurlu havada tuhaf kaçan, zümrüt yeşili bir cüppe giymişti. Aslında tuhaf olan, kıyafetine hiç çamur bulaşmamış olmasıydı. Çocuklar kadının elinde cilalı sopaya benzer bir şeyi gizlediğini fark ettiler.
Kadın sokağın sonundaki eve kadar başını hiç kaldırmadan yürüdü. Bu evde birkaç senedir genç bir çift oturuyordu. Evlerinden dışarı hiç çıkmaz, hiç kimseyle konuşmazlardı. Evden birkaç kere çocuk sesi duyulduğu olmuştu.
Kadın kapının zilini üç kere çaldı. Komşular pencerelere çıkmışlar, kadını seyrediyorlardı. O eve daha önce bir misafirin geldiği görülmemişti. Zaten bu sokağa giren çıkan da pek olmazdı.
Kumral kadın kapıyı açtı ve karşısındakini gördüğünde kaşlarını çattı. 'Sen,' diye fısıldadı sarışına. Onu beklemediği belliydi.
Sarışın kadın 'Girebilir miyim?' diye sordu. Kumral, onları izleyen kalabalığa şöyle bir baktıktan sonra geçmesi için kenara çekildi.
'Hoş geldin,' dedi Andromeda, kız kardeşine. 'Bu eve sizlerden birinin adım atacağı kimin aklına gelirdi.' Narcissa'nın hâlâ elinde sıkmakta olduğu asaya şöyle bir baktı.
Narcissa Black asasını kahve masasının üzerine bıraktı. 'Buraya bela çıkarmaya gelmedim.' dedi alçak bir sesle. 'Önümüzdeki cumartesi evleniyorum.'
'Öyle mi?' diye sordu Andromeda. Çay koymak üzere mutfak tezgâhına yönelmişti. Çiçekli fincanlara çayı koyarken bir yandan da asasını nereye koyduğunu hatırlamaya çalışıyordu. 'Kiminle?'
'Lucius Malfoy.'
ÇAT! Eli titreyen Andromeda'nın devirdiği fincan tuzla buz oldu. Narcissa asasını almak için hamle yaptığında 'Sakın!' diye bağırdı Andromeda. 'Şimdilik asanı eline almazsan sevinirim.' Meyve tabağının yanından kendi asasını aldı ve Reparo diye mırıldandı. Fincan kırıklarının tekrar birleşmesini seyrederken 'Demek bir Ölüm Yiyen'le evleniyorsun.' dedi kızkardeşine.
'Ona aşık oldum. Bana güvenmemeni anlıyorum; ama ben Bellatrix değilim. Ben bir Ölüm Yiyen değilim.'
'Ama yakında biriyle evleneceksin.' diye açıkladı Andromeda. 'Muhtemelen bir Ölüm Yiyen doğuracaksın. Tıpkı Bellatrix'in de yapacağı gibi. Yengem beğenmiyor olabilir; ama Ted aileye Rodolphus'tan daha uygun bir damat olurdu. Bir insanın onuruyla yaşaması için Gringotts'ta çil çil altınları olmasına gerek yok.'
'Lucius'la parası için evleniyor değilim.' diye kendini savundu Narcissa. 'Ona aşık oldum. Kimse beni buna zorlamadı. Ablamın evliliğini yargılamak bana düşmez; ancak Rodolphus toplumun saygın bir üyesi.'
'Saygınmış, peh. İnsanlar ona değil, soyadına saygı duyuyor. Ablam onunla evlendi, çünkü annem ölüm döşeğindeyken onu buna zorladı. Benden de Selywn ya da Rosier ile evlenmem, ve topluma küçük, safkan üyeler kazandırmam bekleniyordu. Nymphadora o doğmamış p*çlerden daha faydalı bir insan olacak.'
'Buraya bu yüzden geldim.' dedi Narcissa. Andromeda bir kaşını kaldırdı. 'Dora yüzünden mi?'
'Bella sizin yerinizi bulmuş olabilir. En azından bu muhitte oturduğunuzdan şüpheleniyor.'
'Ben oturduğum yeri kimseden saklamıyorum.'
'Karanlık Lord ondan sizden kurtulmasını istedi.' diye fısıldadı Narcissa. 'Bunu Lucius'a söylerken duydum.'
'O da bunu yapacak mıymış?' dedi Andromeda, tutunacak bir yer arayarak.
'Karanlık Lord'un isteğinden onur duyduğunu söyledi.'
'Benim kimseden korkum yok. Eğer ki öz kardeşini öldürecek kadar gözünü kan bürümüşse bir şey diyemem. Geleceği varsa göreceği de var.'
'Bunun için kızını riske atacak mısın? Bu eve girerse öldüreceği ilk kişi Nymphadora olur. Regulus ile geleceklerini duydum.'
'Regulus daha on altı yaşında!'
'Yine de kolunda işaret var. Anlamıyor musun abla, o ikisinin sırf Karanlık Lord istedi diye yapmayacağı şey yok ve ben senin öldürülmeni istemiyorum! Buradan taşınmalısınız. Finansal bir krizde olabileceğinizi düşündüm.' Cüppesinin iç cebinden bir kese çıkardı. 'Gringotts'a uğrayamazsınız, orada sürekli nöbetteler. Merak etme, bu para senin. Mirastaki hakkının senden sonra bana kalan bölümünün bir kısmı. Yengeme fark ettirmeden bu kadarını alabildim, gerisini ileride vereceğim.'
Andromeda konuşmadan keseyi aldı. 'Üzgünüm.' diye fısıldadı Narcissa. Ağlamaya başlamıştı.
'Neden?'
Ablasına sarıldıktan sonra kulağına 'Daha cesur olamadığım için' diye fısıldadı. 'Sen ve Sirius gibi olabilmek isterdim.'
Sonra kendini toparladı ve gözlerini sildi. 'Keşke düğünüme gelebilseydin.'
'Ben de seni nedimem olarak görebilmek isterdim.' dedi Andromeda. Onun da gözleri sulanmıştı. 'Tıpkı çocukken hayal ettiğimiz gibi.'

***

Yemek masasına oturmuş sekiz kişi akşam yemeği için servisin yapılmasını bekliyordu. Masanın başına, uzun, gümüş rengi saçlı genç Lucius Malfoy oturmuştu. Onun solunda, bir yaş küçük nişanlısı Narcissa vardı. Narcissa'nın solunda kestane rengi, parlak saçlarını şık bir topuz yapmış olan Bellatrix Lestrange ve kır saçlı kocası Rodolphus vardı. Rodolphus'un karşısına erkek kardeşi Rabastan oturmuştu. Aile dostları Phileas Selwyn ile esmer karısı Baucis ise Rabastan ile Lucius'un arasındaydı.
'Genç Regulus'un da işaretlendiği doğru mu?' diye sordu Phileas Selwyn, Bellatrix'e. Bellatrix Lestrange soğuk bir şekilde gülümsedi. 'Ailem seni ne zamandır ilgilendiriyor, Phileas?'
'16 yaşındaki birinin ne kadar yetkin olabileceğine dair şüphelerim var.'
'16 yaşındaki bir Black,' dedi Bellatrix tane tane ve elinden geldiğince soğuk bir edayla. 'bütün Selwyn'lerden daha yetkindir. Üstelik sanıyorum ki genç yaşına rağmen Karanlık Yan'a destek veren tek kişi Regulus değil. Kız kardeşin Celia da 17 yaşında değil mi?'
'O reşit.' dedi Selywn. 'Regulus daha beşinci sınıfta.'
'Bu Regulus'un bileceği iş. Eğer ki kendini hazır hissediyorsa buna kimsenin bir şey demeye hakkı yok, hele ki senin. Değil mi Cissy?'
'Efendim?' diye sordu Narcissa, boş bulunarak. Bellatrix ve Phileas ona bakıyordu. 'Regulus'u diyorum.' diye açıkladı Bellatrix.
O sırada odadan içeri giren ev cini Narcissa'yı cevap vermekten kurtardı. Artık iyice yaşlanmış bir dişiydi bu, kulakları düşmüş, sırtı kamburlaşmıştı. Başının üzerinde nâr gibi kızarmış bir ördek taşıyordu. Güç bela tepsiyi masaya koyduktan sonra servis yapmaya başladı.
'Lucius,' diye sordu Bellatrix, 'bunun kafasını neden hâlâ kesmedin?' Göz ucuyla evcinine bakıyordu.
'Yavrusu var,' diye cevap verdi Lucius, ipek peçeteyi gümüş halkasından çıkarırken. 'Zaten işim başımdan aşkınken bir de cin yavrusuyla uğraşamam. Bana siyah tarafından koy.'
Ev cini etin siyah kısmından kesip Lucius Malfoy'a koyarken Baucis Selywn Narcissa Malfoy'un elindeki nişan yüzüğüne bakıyordu. 'Malfoy yadigârı mı?' diye sordu.
'Evet,' dedi gülümseyerek. 'Violetta Malfoy'unmuş.'
Cin masayı dolaşmaya devam ederken Rabastan Bellatrix'e 'Büyük halanızın öldüğünü duydum.'
'Evet,' dedi Bellatrix. 'Dorea.'
'Eşi Charlus'un Yoldaşlık'a üye olduğu söyleniyor.' dedi Selywn, araya girerek.
Bellatrix kaşlarını çattı. 'Nereye varmaya çalışıyorsun?'
'Bir yere varmaya çalıştığım yok. Lâkin Charlus ile Dorea, bu yaz evden kaçtığında kuzenin Sirius'u misafir edenler değil mi? Sanırım oğulları Sirius'un arkadaşı.'
'Evet,' dedi Lucius Malfoy, masanın diğer ucundan. 'Hatırlıyorum. Hogwarts'a geldikleri hafta birinci sınıflardan bir Slytherin'e Sünger Bacak Laneti yapmışlardı. Sınıf Başkanı olarak müdahale etmem gerekmişti. O bastıbacak halleriyle son iki senemi zehire çevirmeyi başarmışlardı, sürekli sorumluluğum altındaki öğrencilere saldırıyorlardı, Sirius Black ve James Potter. Bir keresinde onlardan beş yaş büyük olmasına rağmen Walden Macnair'i bile alt etmişlerdi.'
'Walden'ın büyü konusunda çok da iyi olmadığını herkes bilir zaten.' dedi Rodolphus. Güldüler.
'Ne demeye çalıştığınızı anlamıyorum.' dedi Bellatrix. Sinirlenmeye başladığı belliydi.
'Demem o ki Bella,' dedi Selwyn soğukça gülümseyerek. 'Black ailesinin köklerinin çatırdamaya başladığı her yerde konuşuluyor.'
'O ne demekmiş?'
'Kuzenin Sirius, evi terk edip gidiyor ve siz hiçbir şey yapamıyorsunuz. Üstelik, ailenizin en yaşlı üyesi, onu reddetme kararınızı çiğneyip evine alıyor. Amcanız yasaklandığı halde aile servetinin büyük bir bölümünü Sirius'a veriyor. O kadar kötü haldesiniz ki, adınızı kurtarmak için on altı yaşındaki bir çocuğa kaldırabileceğinden çok daha ağır bir yük yüklüyorsunuz.'
Bellatrix'in sinirden dudaklarının titrediğini gören ve bundan hayli zevk alan Selwyn devam etti. 'Sen burada güya büyülü kanı korurken, öz kız kardeşin bir Bulanık'la evleniyor, yetmezmiş gibi bir de ** doğuruyor ve sen bunu izlemekten başka bir şey yapmıyorsun.'
'O benim kızkardeşim değil.' dedi Bellatrix tiz bir sesle. Suratı bembeyaz kesilmişti. Yumruğunu sıkıyordu. 'Benim Narcissa'dan başka kız kardeşim yok.'
'Karanlık Lord'un durumdan hiç de hoşnut olmadığı ortada.' dedi Selwyn. 'Senden bu durumu düzeltmeni isteyecek kadar sinirlendiği belli. Yazık, bir zamanlar Black isminin bir kıymeti vardı.'
'YETER ARTIK!'
Bağıran Narcissa idi. Ayağa kalkmıştı, göğsü öfkeden körük gibi inip kalkıyordu. Eliyle odanın ucunda ellerini göğsünde kavuşturmuş bekleyen evcinini gösterdi. 'Ceres bu yemeği hazırlamak için çok uğraştı! Üstelik bir de iki yaşında bir bebeği var. Bu yemeği mahvetmeyeceksiniz. Şimdi ikiniz de oturun. Ben Grimmauld'a gittikten sonra istediğiniz kavgayı edersiniz!' Bellatrix ile Selwyn sustular. 'Sen de git Dobby ile ilgilen!' diye bağırdı Ceres'e. Yaşlı cin reverans yaptıktan sonra odadan çıktı.
Bellatrix yemeğini elinden geldiğince hızlı yedi. Onun ne kadar sinirli olduğunu bilen Narcissa da çabuk oldu. Yemeğin bitişinde Lucius'tan bin bir özür dileyerek apar topar ayrıldılar.
'Biz de Grimmauld'a gidiyoruz.' dedi Bellatrix, kocasına. 'Rabastan Lestrange Malikânesi' ne gidebilir.' İstenmediğini anlayan Rabastan ikiletmeden buharlaştı. O gidince Bellatrix kız kardeşine döndü. 'Bir daha sakın bana bağırayım deme.'
'Selwyn'le düello etmene izin mi verseydim?'
'Dediklerini duydun. Aileme dediklerini duydun. Ailenize. Bu son bir hafta da olsa, hâlâ isminin Black olduğunu unutmadın umarım. Ömrünün sonuna kadar da bir Black olarak kalacaksın.'
'Sirius ve Andromeda'yı hâlâ ailen olarak mı görüyorsun?'
'Hayır. Olmadığını biliyorsun.'
'Sorun ne o zaman? Selwyn'in dil uzattığı onlardı, ailen değillerse seni neden ilgilendiriyor bu?'
Narcissa az önce Rabastan'ın havaya karıştığı noktaya geldi ve bir saniye sonra buharlaştı. Bellatrix ve Rodolphus da onu takip ettiler.
Narcissa yirmi iki santimlik alıçtan asasını kapının yılanlı tokmağına dokundurduktan sonra içeri girdi.
'Ben geldim.' diye seslendi, holde yürürken. 'Bella ile Rodolphus da benimleler.' diye ekledi, peşinden gelenleri görünce.
Birisi 'Salondayız,' diye bağırdı içeriden.

****

Albus Dumbledore'un akşam yemeği masası kalabalıktı. Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın bütün üyeleri, kudretli büyücünün etrafındaydılar.
Sarı, dalgalı saçları ve beyaz teni ile Marlene McKinnon her görenin bir kez daha bakmak isteyeceği türden bir kadındı. Eğer sürekli gülümseyen yüzüne aldandıysanız, vay halinize. Kocası Steve, kadim bir büyücü ailesi olan McKinnonlar'dandı ve ikisi de, genç sayılabilecek yaşlarına rağmen, hayli güçlü büyücülerdi.
Kestane saçlı iki erkek kardeş, Fabion ve Gideon Prewett; henüz on dokuz yaşındaki Caradoc Rearborn, çatık kaşlı Edgar Bones, gözüpek Benjy Fenwick, saman gibi saçları ile Sturgis Padmore, garip şapkası ile Dedalus Diggle, Emmeline Vance, yarı dev Rubeus Hagrid, kırklı yaşlarında sert görünümlü bir kadın olan Minerva McGonagall, ufak tefek Filius Flitwick, tuhaf kokulu Aberforth Dumbledore... hepsi oradaydılar.
'Redburn' dedi Alastor Moody, bir süredir düşündüğü ismi hatırlayarak. 'Sihirli Oyunlar ve Sporlar Dairesi'nden. Kulağıma bir süredir tuhaf davrandığı çalındı. Gözüm onun üzerinde.'
'Ne kadar tuhaf?'
'Imperius Laneti'nin etkisi altında olabilecek kadar tuhaf. Evan Rosier'e çok yakın bir muhitte oturuyor.'
'Bilemiyorum Alastor.' dedi Dumbledore kaygılı bir sesle. 'Stresli bir dönemdeyiz. Ayrıca, gerçekten bir Ölüm Yiyen de olabilir, bunu da bilemeyiz.'
'Ama bir şey yapmalıyız.'
'Peşine birini tak o halde. Seherbaz Bürosu başkanı sen değil misin?'
'Büromda bir hain olduğundan şüphelenmesem, yapardım.' diye homurdandı Moody.
Albus Dumbledore Marlane'e döndü. 'Gringotts ne oldu?'
'Konuşmaya çalıştığım iki cincüce de beni kovdular. İnsanların savaşları onları ilgilendirmiyormuş. Ancak hiçbir şey elde edememiş de değilim. Üçüncü cin, ki o pek yetkili biri değildi, bana oraya benden önce bir insanın daha geldiğini söyledi. Aynı konuyla ilgili. Balmumu gibi donuk ve çökük bir suratı olan, ince sakallı, kaslı, esmer bir adam.'
'Walden Macnair.' dedi Caradoc Rearborn.
Marlene başını salladı. 'Ta kendisi. Cin konuşmaya pek niyetli değildi; ama anlayabildiğim kadarıyla Voldemort'a destek vermedikleri takdirde cinleri diri diri kafalarını koparmakla tehdit etmişler. Zaten Walden Macnair'ın ününü duymuşlarsa, bu tehdite boyun eğmiş olma olasılıkları var, az da olsa.'
'Palavra.' diye gürledi Rubeus Hagrid. 'Cincüceleri tanırım. Kendi çıkarlarına olmayan bir işi asla yapmazlar. Hele ki bir insana yardım etmeleri için bu işten bir hayli çıkarları olması gerekir. Voldemort onlara canlarından daha kıymetli bir şey teklif etmiş olmalı.'
'Bilmiyorum.' dedi Marlene. 'Bana söylenen buydu. O ya da bu şekilde, önlemezsek Gringotts'un düşmesi bile söz konusu.'
'Bakanlık'ta önemli bir görevde bir casus olduğu konuşuluyor.' dedi Albus Dumbledore. 'Redburn ile ilgileneceğine bununla ilgilensen daha iyi olur, Alastor.'
'Sorguya çekmediğim adam kaldı mı sanıyorsun? Senin aklına casusun fikri gelmeden ben bütün bakanlığı sorgulamıştım bile. Bakan hariç tabi, sanki çok bir iş yaparmış gibi, yüzünü göremiyoruz kendisinin.'
'Başarısız olduğun muhakkak, Alastor. Gergin olmanı anlıyorum; ancak bu casusun kim olduğunu bir tek sen bulabilirsin biliyorsun.'
'Gergin değilim; sadece sinirliyim. Voldemort'un Bakanlık'ta hiç yoksa on tane casusu vardır zaten. Hiçbirisini bulamadığım yetmiyormuş gibi, bir de bölüm şeflerinden şüpheleniyorum. Bir Ölüm Yiyen, her gün bana bakıyor, suratıma gülümsüyor -tabi ki ben karşılık vermiyorum- ama ben kim olduğunu bilmiyorum. Bu durumda sen ne yapardın?'
'Tekrar sorgulara başla Alastor,' dedi Dumbledore. 'Ama şüphe çekmemeye bak.'

9 Mayıs 1977

Alastor Moody sinirle ofisindeki masasının çekmecelerini karıştırıyordu. Kapısı vuruldu. 'Girsene be adam' dedi öfkeyle, masasının üzerindeki parşömen yığınına yönelmişti.
Uzun boylu, kumral bir delikanlı içeri girdi. Alastor, başını kağıtlardan kaldırmadan, 'Benjy' dedi. 'Ne istiyorsun?'
'Geçen gün konuştuğumuz konuyla ilgili, Alastor-'
'Moody' diye düzeltti yaşlı büyücü ilk kez başını kaldırarak. 'Birkaç tahtam eksik olabilir, ama mesai saatleri içinde ben senin patronunum. Onun dışında, bana yalakalık yapmak istersen, Avrupa Ligi'nin final maçına bir bilet hediye edebilirsin. Grodzisk Cincüceleri'nin Bigonville Bombacıları'nı ezmesini görmek için sabırsızlanıyorum; ama emeklilik hayallerimden vazgeçmediğim takdirde radyodan dinlemek zorunda kalacağım gibi görünüyor.'
Benjy gülümsedi. 'Sabah sabah yine sinirlisin bakıyorum.'
'Augustus Rookwood'un bana teslim ettiği raporu bulamıyorum. Ya rüyamda aldım ya da raporu yazmayıp beni büyüledi.'
Benjy Fenwick söğüt asasını salladı ve kırmızı renkte bir parşömen tomarı masanın arkasındaki raftan havalanarak Moody'nin önüne kondu.
'Hile yaptın.' diye çıkıştı Moody. 'Büyüyle ben de bulurdum.'
'Uykusuz musun yoksa hakkında söylenenler doğru mu?' dedi Benjy gülerek. 'Gerçekten yaşlandın mı?'
'Yaşlı mı? Dumbledore'un yarısı kadar bile yaşım yok benim! Kim uyduruyor bu martavalları?'
'Raporunu da bulduğuna göre artık benimle ilgilenecek misin?' diye sordu Benjy.
'Dışarı çıkalım, asansöre doğru giderken konuşuruz.'
Seherbaz Koridoru'nda yürümeye başladılar. Benjy 'Şu geçen gün Karargâh'ta konuştuğumuz konu ile ilgili. Raven Redburn.'
'Dumbledore bana inanmıyor.' diye dudağını büktü Moody. 'Sağ kolunu Karanlık İşaretle birlikte kesip götürsem dahi inanmaz, elimde bir kanıtım yoksa tabi.'
'Artık bunun bir önemi yok zaten.' dedi Benjy. 'Redburn ölmüş.'
Moody benzini bitmiş bir araba gibi birden durdu. 'Ölmüş mü? Kim öldürmüş?'
'Bu sabah işe gelmeyince Barty Crouch benden evine gidip kontrol etmemi istedi.'
'Ben neredeydim bu sırada da sana geldi?'
'İşe on dakika önce geldiğinin farkındasın, değil mi?'
'Ha,' dedi Moody. 'Evet devam et.'
'Whimpshire'a gittiğimde Redburn'un evinin üstünde Karanlık İşaret yükseliyordu. Karısı ve küçük kızı ile birlikte öldürülmüşlerdi; ancak çevrede kimse yoktu. Ne olup bittiğini anlamak için Evan Rosier'ın evine gittim, biliyorsun komşusu, ancak o da evde yoktu.'
'Tabi ki olmaz, Voldemort'a rapor etmeye gitmiştir çoktan. Hoş, bunu bizzat Voldemort istediyse hiç şaşırmam. Sanırım büronun geri kalanı da-'
'Sahada Evan Rosier'i arıyor, evet.'
'Pekâlâ çocuk.' dedi Alastor Moody, Benjy'i baştan ayağa şöyle bir süzerek. 'Seni asistanım yaptım.'

***

Evcini Kreacher elindeki pastırmalı yumurta tabağını yaşlı kadının önüne koydu. 'Kreacher Efendi Orion'ın yumurta sevmediğini biliyor.' dedi mutlu mutlu. 'O yüzden onun için sosis kızarttı.' Sosis tabağını da adamın önüne koydu.
'Eniştene bir ziyaret yapmamız gerektiğini biliyorsun.' dedi Orion Black, sosini yerken. Mutfağa doğru döndü ve 'Kreacher, çayıma şeker atma.' diye bağırdı. 'Evet efendim.' diye cevap verdi cin içeriden.
'O eve adımımı atmayacağımı biliyorsun.'
'O senin halan.'
'O benim onurumu çiğnedi.' dedi Walburga. 'Bu konuyu artık konuşmayacağız. Her sabah açıp durma.'
'Peki,' dedi Orion. Kreacher porselen fincanı adamın önüne koydu. 'Peki kardeşinin, oğluna ne kadar para gönderdiğini çözebildin mi?'
Walburga dudağını ısırdı. 'Neden Sirius'un konusunu açıp duruyorsun?'
'Çünkü onun kaçıp gitmesi senin hatan. Üstelik, her ergen gibi, eninde sonunda geri dönecekken haddini bilmez akrabaların yüzünden oğlumuzdan olduk.'
'Onlar senin de akrabaların.' diye tısladı Walburga.
'Evet,' dedi Orion alaycı bir sesle. 'Biri babamın ikinci göbekten kuzeni, diğeri ise benim üçüncü kuzenim. Ne akraba ama.'
Kreacher mutfakta içeride yaşanmakta olan kavgayı dinliyordu. Hâlâ odasından çıkmamış olan Cygnus Black için bir tabak hazırlamaya başladı. Zavallı adam, ne zamandır hastaydı. Hanımı ile beyinin kavgaları Kreacher'ı asla ilgilendirmezdi, hayır, Kreacher iyi bir cindi.

***

İki tane Nimbus 1700 Whimpshire Tepesi'nin güney yamacı boyunca dolanıyor, işe yarayacak bir şey arıyordu.
'Bir şeyler bulabildin mi?' diye bağırdı Steve McKinnon, ağaçların üstünde vızıldayan Caradoc Rearborn'a.
'Bir ayak izine benzeyen bir şey var; ama bir anlam ifade etmiyor da olabilir.' diye cevap verdi Caradoc. Steve'in rüzgarda dalgalanan sarı saçlarının aksine onun siyah saçları at kuyruğu şeklinde toplanmıştı.
Hızla üzerine gelen bir martıya çarpmamak için manevra yapmak zorunda kalan Steve 'Marlene'e söylersek bakabilir; ama onun nerede olduğunu bilmiyorum. Yarım saattir görmedim.'
'Onlar diğer yamaçtalar,' diye bağırdı Caradoc. Tepenin diğer yamacına gitmek için süpürgesini kuzeye çevirdi.
Steve McKinnon süpürgesinden aşağı atladı ve yayan olarak tepeyi incelemeyi sürdürdü. Caradoc'un bahsettiği ayak izi buralarda bir yerlerde olmalıydı.
O etrafta aranırken çalıların içindeki bir adam onu gözlüyordu. Etrafta başka kimsenin olmadığından emin olduktan sonra asasını çıkardı ve bütün gücünü toplayıpImperius diye fısıldadı.